3 Nisan 2025 04:36

Akademisyen, Müzisyen Kemal Dinç| 'Egemen bir ideoloji farklılıkları da öldürüyor

Müzisyen Kemal Dinç, “Her şeye egemen bir ideoloji, farklılıkları da öldürüyor. Konservatuvarlardaki eğitmen, talebe ilişkileri devlet, asker gibi. Buradan kekeleyen, korkan bir sanat çıkar” diyor.

Akademisyen, Müzisyen Kemal Dinç| 'Egemen bir ideoloji farklılıkları da öldürüyor

Fotoğraf:İnanç Yıldız

Elif Ekin Saltık
İnanç Yıldız

Diyarbakır – 1970 yılında İstanbul’da doğan, ‘80’li yıllara kadar İstanbul’da yaşayan Akademisyen, Müzisyen Kemal Dinç ‘80 sonrası Almanya’da işçi ailesinin yanına gitmek zorunda kalmış. Hem dinlediği TRT radyosu hem de dedesinin makara sistemli müzik çaları türkülerle olan bağını güçlendirirken, Almanya’da yaşadığı yalnızlık duygusu onu daha çok yakınlaştırmış müziğe.

Şimdilerde Hollanda’da kurucu üyesi olduğu Rotterdam/Codarts Konservatuarında öğretim görevlisi olarak ders veren, Köln Üniversitesinde de eğitmenlik yapan ve Amidart Kültür ve Sanat Topluluğunun davetiyle ilk kez Diyarbakırlı müzikseverlerle buluşan Kemal Dinç’le müzik serüvenini, Diyarbakır’a gelişini ve pek çok şeyi konuştuk.

Biraz müzik serüveninizden bahseder misiniz? Nasıl başladı müziğe merakınız?

Benim dönemim, ‘76’lı yıllarda İstanbul’da Türkan Şoray İlkokulunda okumuş olmam, birtakım disiplinlerin orada olmuş olması, bir de Boğaziçi Üniversitesinin yakınında olması, oradan talebelerin gelmesi, hocaların bize ders vermesi, hokkabazlıktan tutun halk oyunlarını, tiyatroya kadar böyle bir donanımın olması önemli bir etken oldu. Daha sonra Şair Nigar İlkokuluna devam ettim. Amcam devrimciydi, 6-7 yaşımda şiir hecelerini öğretti. Bir şeyler birikmiş ve üzerine müzik geldi. Müzik gelmeliydi çünkü çok şey dinliyordum dedemle. Bir de bir diyara gidiyorsunuz, başarılı bir öğrencisiniz. Birden diliniz yok, arkadaşlarınız yok… 10 yaşımda Almanya’da aile yabancı geliyor, kardeşler yabancı geliyor… O bağlama tınısı bana çok yakın olandı. Sonra kucağıma aldım ve çalmaya yeltendim. Uzun bir zaman fanatizme varana kadar hiç bırakmadım sabah akşam, gece gündüz. Dersler de kötüydü dil bilmemekten dolayı. Sosyal hizmetler okudum, 2-3 yıl içerisinde bayağı çalar oldum. Ve artık müzisyen olacağım deyip yola çıktım.

Yurt dışında da müzik yapıyorsunuz, Türkiye’de de yapıyorsunuz. Hem dinleyici açısından hem ilgi açısından nasıl bir fark var yurt dışında müzik yapmakla Türkiye’de müzik yapmak arasında?

Her yerde bir popülizm mevcut. Her halükarda halk müziğinde, klasik müzikte, popta. Bu popülizm hem müziğin içeriğini hem de biçimsel olarak formlarını biraz daha deformeye götürüyor. Şimdi ciddi ve cesurca bir beste yapamıyoruz örneğin. Buna engel aslında ekonomik sıkıntılar veya popülizm yaratan sahneler diyelim, burada farklı besteler veya yeni format denemek gerekiyorken, biz de bir tekrarın peşinde, biraz da popülizme kayıyoruz açıkçası, bir öz eleştiri olarak söyleyeyim bunu. Aslında yeni şeyler yapmak, yeni şeyler söylemek lazım, ama bu yeni şeyleri kaldıracak kitle çok da yok açıkçası. Denedim de bunu. Denemeler adlı albüm yaptım. Divan Ateşi yaptım örneğin. Bağlama için yeni besteler besteledim, ancak tez konusu olabiliyor ya da çok elit bir tabaka dinliyor. Öyle de geçinemezdim zaten. Aynı zamanda akademisyenim. Onun dışında açık söylemek gerekirse seyahat için, bir yerleri görmek için sahne almayı tercih ediyorum.

Fotoğraf:İnanç Yıldız

‘Söylediğim şeylerin arka planda yatan tarihçe beni etkiliyor’

Büyülü bir müzik dünyanız var ayrıca sesinizde bir gam, kasvet, keder… Sesinizin beslendiği hikayeyi dinleyebilir miyiz biraz da?

Biraz kendime has bir enstrüman yapmaya çalıştım. Bu da tabii ustayla beraber bir 10 yılımızı aldı. Ve enstrüman aslında standart bir sound olmasına rağmen her 200 veya 300 yılda bir deforme olabiliyor, sesi, tınısı, sistemi, içre teknikleri değişiyor. En son bağlamada 19. yüzyıllarda çelik tellerin gelmesiyle farklı bir tını oluştu. Cumhuriyet döneminde radyoya alınmasıyla beraber radyo müzisyenliği denen bir disiplin başladı. Bu süreç solistlerin kendi icra tekniklerini deneyimleyerek günümüze kadar çeşitlendi, geldi. Ben de kendi tınımı, kendi sesimi arıyordum. Üniversitede de enstrüman bilimi çok dikkatimi çeken bir şeydi. Onunla çok ilgilendim. Bağlamanın rezonans deliği dediğimiz şeyi kapaktan açtım, eskiden vardı ama matematiksel bir hesabı yoktu. Derken bamları değiştirdim, yeni düzenler keşfetmeye başladım. Bu sese de yansıyor tabii ki. Müzikte estetik açıdan sound önemli. Söylediğim şeylerin arka planda yatan tarihçe belki de beni etkiliyor. Çünkü okumaya çalışıyorum her halükarda. Okuduğum eseri hakkında hislerimi tazeliyorum, araştırıyorum. Bunu tabii sese veya saza da yansıyor. Bir de yalnızken her müzisyenin yaptığı uzun soluklu çalışmalar yapıyorum, bir eseri özümseyebilmek için ama ses sanatçısı değilim.

‘Her şeye egemen bir ideoloji farklılıkları öldürüyor’

Bugün iktidarın kültür sanat alanına yönelik politikaları ortada ve bunlardan siz de azade değilsinizdir. Bu geldiğimiz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Tüm bu süreç, bu baskı politikaları müzik yapma, işinizi yapma, insanlara ulaşabilme olanaklarınızı nasıl etkiliyor?

Türkiye’den konuşacak olursak bir kere özellikle gençler arasında yurt dışına göç talebi var. Buna dair biz de çokça bildirimler alıyoruz. Geleceğini burada göremeyen genç bir kuşak var çünkü. Sadece kültürel değil sosyal alanda da böyle. Bu durum gençleri güvensizliği sürüklüyor. Konservatuvarlı gençlerle konuşuyorum, geleceğe dair ümitleri yok. Çalışmalar popülizme dayalı, güvenceniz yok, zaten devletin kültürel politikası cumhuriyetle beraber pek içici değil… Bir taraftan bir her şeye egemen bir ideoloji farklılıkları da öldürüyor. Hepsini de geçtik konservatuvarlardaki eğitmen, talebe ilişkileri devlet, asker gibi. Bütün bunlar gençlerin motivasyonunu kırabiliyor. Buradan kekeleyen, korkan bir sanat çıkar. Bir yandan da asi bir kuşak var. Türkiye’de şu ortam sanatı her halükarda öldürüyor. İnsanlar kaygılı.

Fotoğraf:İnanç Yıldız

Avrupa’ya gelince orada da oturmuş bir yapı var. Tabii ki geleneksel ve konservatif bir yapı da var. Almanya seçimler sonrası aşırı sağcı AfD ciddi bir artış yaşadı ve ilk icraatları kültürel projeleri kısıtlamak oldu. Köln’de mesela Sekiz Köprü (Acht Brücken) Festivali var, her yıl çeşitli sanatçıları çağırıyorlardı. Seçim sonrası hemen ilk darbeyi aldı mesela. Almanların geleneğinde kimi müzikleri koruma altına alma kaygıları var ancak burada o da yok.

‘Kürt halkına güveniyorum’

İlk defa Diyarbakır’da konser vereceksiniz. Barışı, çözümü konuştuğumuz bir süreçten de geçiyoruz. Sizin bu konudaki sözleriniz ne olur?

Ben bu devlete güvenmiyorum, onu söyleyeyim. Ama bu tabii ki iki tarafın da kendi bileceği şey. ‘Biz barışıyoruz’ demekle de olmuyor biliyorsunuz, daha önceki deneyimler de var. Kürt halkı da şimdiye kadar çok bedel ödedi. Devletin öyle bir kaygısı yok, o kendi çıkarını düşünür. Ya evetler ya hayırlar. Ama Kürt halkına güveniyorum çünkü çok deneyimlediler, çok uzun savaştılar. Kolay olmasa da doğru bir karar vereceklerdir.

EVRENSEL'İNMANŞETİ

Boykota karşı ‘pilli’ irade
Vergi ödemiyorlar, teşviklerle Hazineyi yağmalıyorlar, boykota gelince ‘yerli milli’ oluyorlar

Boykota karşı ‘pilli’ irade

Ekonomik ve siyasal baskılara ve yüzlerce gencin tutuklanmasına karşı ortaya çıkan boykot eğilimini, ‘yerli milli ekonomiye sabotaj’ söylemiyle tehdit eden korodaki sermaye temsilcilerinin şirketleri ya hiç vergi ödemiyor ya da olağanüstü indirimlerden yararlanıyor. Üstelik kamu kaynaklarını yüksek teşvikler ve başka imtiyazlarla sömürüyorlar. Hazineyi kendi ‘pilleri’ gibi kullanıyorlar.

BİRİNCİSAYFA
SEFERSELVİ
4 Nisan 2025 - Sefer Selvi

Evrensel'i Takip Et